2 Mart 2013

Lanetli Cinsiyet: Eşcinsellik


Toplumda cinsiyet, çeşitliliği kaldıramayan bir konu. Bu bağlamda, cinsiyet ana başlığı altında ancak erkek olmaya izin var. Kadın olmak ise yıllardır süren mücadeleye rağmen henüz ikinci sınıf kapsamında. Tüm bunların yanında, eşcinsellik cinsiyetlerin en lanetlisi.

Tüketmeye gelince çeşitlilikten bu denli memnun olan bir toplumun, iş kapsamaya, kabullenmeye, tanımaya, sevmeye gelince bu kadar tekillik peşinde koşması ne garip?

Aslında, eşcinselliği lanetli cinsiyet olarak görmek bir yandan ayrıştırıcı bir bakış. Ancak, öte yandan çok garip bir biçimde de birleştirici. En azından, Türk toplumu için bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde, eşcinsellik dışında hem dini, hem tarihi, hem politik, hem de sosyal anlamda kolektif bir biçimde lanetlenen başka bir konuya rastlamak zor. Ayrıştırmaya bu kadar meraklı ve merakından mütevellit konuda bu kadar usta bir toplumu tek ‘nefret’ altında birleştirebilen şey ne olabilir?

Türk toplumunun ‘sevişmeye’ olan bakışı aslında tüm bu nefretin cevabı olma niteliği taşıyor. Toplumumuzda, sevişmek ne yazık ki, hala bir ihtiyaç olmaktan öte, bir tabu. Bireyler sevişmeyi ve onu çağrıştıracak her şeyi konuşmaktan utanıyor, korkuyor, sıkılıyor. Kendi sevişmesini konuşmaktan imtina eden toplum, doğal olarak başkalarının sevişmelerine odaklanıyor. Kah sevişenleri eleştiriyor, kah sevişmeyi kurallara bağlıyor. Erkeğin erkekle, kadının kadınla sevişmesini yasaklıyor mesela. Aksi eğilim gösterenlerin ‘tedavi’ edilmesini buyruk veriyor. Sonra, kadınların sadece evliyken sevişmesini onaylıyor. Bu eleştiri ve kuralların neye ve kime göre belirlendiği ise meçhul. Eşcinsellik de koyulan bu kaynağı meçhul kurallardan birinin kurbanı.

Toplum sevişmeyi rahatça konuşabilseydi ve sadece kendi sevişmesine odaklansaydı o zaman kimin kiminle seviştiğinin bir önemi kalır mıydı? Başkalarının sevişmeleri önemini yitirdiğinde eşcinsellik çoğunluğun lanetlisi haline gelir miydi? Cevap, açık bir hayır. 

Aslında, toplum olarak sevişmeye karşı patolojik bakış açımızı düzeltebilseydik tezatlarından da arınmış dürüst bir toplum haline dönüşebilirdik. Örneğin bir yandan, “Biz Mevlana’nın, Yunus’un torunlarıyız, ne olursan ol yine gel!” naraları atıp, sonra da bu gelişi eşcinsel olmama şartına bağlamazdık. “Evlattır neticede. Atsan atılmaz, satsan satılmaz” diyerek, en kötü durumda bile evladı sahiplenmeyi salık verirken, sonra da bu sahiplenmeyi eşcinsel evladı dışarıda bırakacak şekilde sınırlandırmazdık. Her fırsatta eşcinselliği ‘evlerden ırak’, ‘düşman başına’ diye yaftaladıktan sonra, gece yastığa başımızı koyduğumuz ilk anda iki kadının sevişmesini hayal etmezdik. 

Sene 2013 ve eşcinsellik Türk toplumunda lanetliler listesinde. Bu lanet, ne yazık ki eşcinselleri dışlıyor, yok sayıyor hatta ileri gidip öldürüyor. Daha da kötüsü lanetleyenler tüm bunları kendilerine ‘hak’ sayıyor. Bu sözde hakkı, dinle, siyasetle, ahlak değerleriyle kendince destekliyor. Ancak, lanet hep sahibine dönüyor. Toplum olarak her konudaki ayrışmışlığımız, sevgisizliğimiz ve yaşadığımız kaos belki de sahibine geri dönen bu lanetin sonucu.

Bugün Yeni Hayatımın İlk Günü!


İlk defa güvenli sandığım sulardan uzakta olacağım. Bu yeni bir şey. Ama, kim ne der korkusu yaşamayacağım. Bu her zaman yaptığım bir şey.

Şimdilik her şey karmaşık görünüyor, ama netleşecek. "Herkes için!" Biraz zamana ihtiyacım var sadece. Var olduğunu sanıp da olmadığını anladıklarımdan kurtulmak, kaçmak, kendime yeni bir dünya kurmak ve herkesten ve her şeyden, her sözden, her mimikten, her bakıştan, iç geçirişten, her kızıştan, yakınmadan, ters gittiğini bilip de kimsenin göremediği gerçeklerden, düşünmekten, planlamaktan, tahmin etmekten, sakınmaktan ve buna çok yakın milyonlarca şeyden arınmak için biraz zamana ihtiyacım var. Sonunda hissedeceklerim şu an aklımın sınırını çizebileceğinden çok ötede.

Şimdilik, sadece hayal etmek mutlu hissetmemi sağlıyor. En azından umutlu hissetmemi.

Ama, dediğim gibi...Durum biraz karmaşık. Duygusal açıdan yani. Ayrılıklar acıdır çünkü. Nereye gittiğinin, ne için gittiğinin, kime gittiğinin bir önemi yoktur. Gidiyor olma durumu başlı başına acıklıdır. Bu nedenle de iradenin gitmek üzerinde duygusal açıdan bir etkisi yoktur. Yani "gidiyor olmak" ile "gönderiliyor olmak" ve "gitmek zorunda kalmak" ve "kaçıyor olmak" ve "kurtuluyor olmak" hep aynı kapıya çıkar kalpte.

Havalimanlarını düşünelim mesela! Orada herkes "gidiyor"dur. Kimileri kendi seçtikleri hayatlara doğru havalanırken, kimileri başkalarının seçimlerine doğru havalanırlar. Kimileri duymak istemedikleri şeyleri duymaya doğru uçarken, kimileri hayatları boyunca duymayı beklediklerini duymaya. Ama, fark etmez. Havadayken, hep buruk bir acı vardır. Bazen bir an sürer, bazense yolculuk boyunca. Ama, "o" hep ordadır. Boğazınıza yumruk gibi düğümlenip kalır. Dolan gözleriniz eşlik etmek istercesine gözlerinizi yakar. Öylece kalırsınız acınızla. Öylece...

Benim yaşadığım, yaşıyor olduğum ve yaşayacağım şey aşağı yukarı bunu anımsatıyor bana. Gitmek zamanının geldiğini anladığımdan beri bu böyle. Çok garip bir his. Görevini tamamladığımı ve artık yapacak bir şeyimin kalmadığını anlayarak kopmaya karar vermek. Evet, geride bırakacaklarımdan özleyeceğim çok az şey var. Anılar...Kimi zaman çok iyi...Kimi zaman çok kötü...Hep uçlarda yani...Arkamda bırakacaklarımı hayatıma oranladığımda ise gitmeyi seçmek hiç de zor değil aslında. Yine de...

Bugün yeni hayatımın ilk günü!

Bu yeni hayatımda kendimden sorumlu olacağım. Yeni hayatımda yeniden başlayacağım. Geçmişi unutmak? Hayır...Hayır...Hep aklımın bir köşesinde duracak. Kötü anlarımda hatırlayıp "Daha kötü zamanların da olmuştu" deyip kendimi rahatlatmam için....Hep aklımın bir köşesinde duracak...."Ne kadar da güzel günlerin olmuştu" deyip geçmişe küçük bir gülücük atabilmek için.

Hep aklımın bir köşesinde duracak...


Bugün yeni hayatımın ilk günü!

17 Şubat 2013

Bir Soğan Hikayesi


Ülkelerden birinde, çocuğun birinin resim dersi varmış. Resim öğretmeni, dersten önceki gün duyuru yapmış ve herkesin çizmek için evden bir eşya getirmesini istemiş. Bir vazo, bir kitap, bir meyve...Herhangi bir şey. Öğretmen, çocuklara ders boyunca evden getirdikleri eşyaları çizdirmeyi amaçlıyormuş.

Bizim çocuk ertesi gün derse gelirken evden eşya getirmeyi unutuvermiş. Telaşlanan çocuk, koşar adım okulun yemekhanesine inmiş ve tabak, çanak, bardak ne bulabilirse aramaya başlamış. Şans bu ya, yemekhane o gün bomboşmuş. Çocuk, tam çaresizlikle yemekhaneyi terk edecekken gözüne köşede duran, bir tarafı küf tutmaya yüz tutmuş soğan ilişmiş. Küflü olmasına aldırmadan soğanı kaptığı gibi sınıfa koşmuş ve başlamış çizmeye.

Dersin bitmesine yakın, öğretmen herkesin çizdiklerine bakmak istemiş. Bir yandan bakıyor, bir yandan da “Beş, aferin!”, “Dört, güzel!” diye sesleniyormuş. Öğretmen bizim çocuğa yaklaştıkça, bunu almış bir telaş. O da en iyi notu almak istiyormuş. Hemen çizdiği soğana son bir bakış atmış ve resim üzerindeki boş alana kocaman harflerle SOĞAN yazmış.

Öğretmen gülümseyerek bizim çocuğa yaklaşmış ve “Bitti mi resmin bakalım?” demiş, dünyanın en beyaz dişlerini çocuğa göstererek. Bizim çocuk, resmini heyecandan elleri titreyerek öğretmene uzatmış. Öğretmen resmi görür görmez o gün ağzından ilk defa çıkan bir kelime duyulmuş. “Sıfır!”

Bizim çocuk, kızarmış, bozarmış ve dünyanın en büyük haksızlığı kendisine yapılmışçasına vücudundaki tüm yaşlar göz pınarlarına hücum etmeye başlamış. Ardindan, tek bir kelime çıkabilmiş ağzından “Neden?”

Bizim çocuk için dünyadaki tüm cevaplardan en elzem olanı bu iken, öğretmen kendinden emin bir tavırla hemencecik, hiç düşünme gereği duymadan cevap vermiş.

"Eğer senin çizdiğin resim güzel olsaydı ve gerçekten bir soğan olsaydı üzerine koca koca harflerle soğan yazma gereğini duymazdın. Demek ki, kendin de içten içe biliyorsun ki çizdiğin soğan aslında soğan değil."

Bizim çocuk, o gün ve sonrasındaki birçok yıl haksızlığa uğradığını düşünse de zamanı gelince öğretmeninin ne kadar haklı olduğunu anlamış. Artık, ne zaman kendini büyük harflerle tanımlayan insanları görse hep gülmüş içten içe. "BEN PATRONUM!" , "BEN EN İYİYİM!", "BEN FARKLIYIM!" diye kendilerini büyük harflerle tanımlayanların aslında içten içe bir şey olmadıklarını bildiklerini farkında olarak gülmüş...ve üzülmüş onlara....